Gecenin en sessiz kıvrımında, zamanın kumaşını yırtarcasına atan bir sarkaç vardı. İhtiyar sahaf Agâh Efendi, kırk yıldır kilitli tuttuğu ceviz sandığın önünde ağır ağır diz çöktü. Parmakları titriyordu; kâinatın unuttuğu o kadim sırrın tam eşiğindeydi. İnsan neden var olurdu? Acının gölgesinde yeşeren umut, aslında yıldızların soğuk nefesinden kopan metafizik bir yanılsama mıydı, yoksa sonsuzluğun ruhumuza fısıldadığı bir çağrı mı?
Sandıktan çıkardığı sarı saman yaprakları araladı. Asırların ağırlığını taşıyan mürekkep kokusu odaya yayıldı. Her satırda varoluşun gizli geometrisi, insan bilincinin derin labirentleri ve nihai hakikatin yankısı titreşiyordu. Kalbi göğüs kafesini delercesine çarparken son sayfaya ulaştı. Kırk yıllık arayışın, feda edilen koca bir ömrün düğümü artık çözülmek üzereydi.
Gözlüğünü düzeltti, gaz lambasını sayfaya yaklaştırdı. Tam ortada parıldayan tek bir cümle vardı: "Düşünmek, rüzgârın biçtiği ebedi bir tarladır."
Agâh Efendi derin bir nefes aldı, hakikatin ağırlığıyla gözlerini yumdu; sonra aniden esneyip dünden kalan soğuk makarnayı yemek için mutfağa gitti.
by MaviReiz